Yazınlarım

Bir Hikâye: Rüzgârı Hissedememek

Son noktadaydı artık. Sanki aylardır, belki yıllardır sondaydı ona kalsa. Hiçbir zaman başlangıcı olmamıştı olanların, doğumundan başka, hiçbir zaman da sonu olmayacak gibiydi, sadece son noktadaydı ve o son bir türlü gerçekleşmiyordu, kayıp bir bilinç, sönmüş bir kalp ve erimiş bir hayat. Hayatının tanımı yalnızca bunlar olabilirdi ona kalsa. O hiçbir zaman gülemeyenlerdendi, hâlbuki ne de çok gülmüştü. Bunların hepsi ya bir yanılsamaydı ya da roldü. Gerçekliği kendine bile inandırıcı gelmeyen sahte yaşamlardı, oysa sahte değillerdi, sadece şu anki ruh hali, onu derinlere sürüklerken hüzünden de öteye götüremiyordu. Bir tebessüm et diyen iç sesini bastırıp alaycı kahkahasını attı. Onun bu halini görenler, ona sadece ağlardı, o buna inanmıştı. Hâlbuki kendinden binlerce, hatta milyonlarca vardı. Herkes zamanı gelince olan her şeyin sahteliğini bir kez de olsa hissediyordu. Gerçekler kaybolmuştu bu dünyada, gerçekler çoktan yok olmuştu.

Herkesin aklında binlerce soru vardı. Uzaktan bakan birisi bu topluma ne de düşünceli, belki içlerinde yüzlerce filozof vardır diye iç geçirip, gıpta ederdi. Keşke öyle olsaydı. Akıllardaki sorunlar o kadar küçük ve o kadar kişisel problemlerdi ki, kime sorsanız, en acısını onlar yaşıyordu, kimse kimsenin derdini dinlemez, herkes kendi derdinin ağırlığı altında ezildiğini söylerdi. Ona sorsak o da öyleydi, yine de bazı zamanlar hissediyordu ki en ağırını yaşayan kendisi değildi. Daha kötüsü hep vardı ama daha kötüsünün olması onun hayatını iyi bir hâle getirmiyordu, öfkeliydi, bütün varlıklara, bütün olanlara, en çok da kendisine

Rüzgârın saçlarına değmesini özlediğini hatırladı. Yıllardır gün yüzü görmemişçesine kendini dışarı attı. Tek tük bulutlar, güneşin önüne geçmek için yarışırken, gökyüzünün maviliği onu bir nebze olsun rahatlatmıyordu. Onun istediği gökyüzünün griliği, kasveti ve her şeyin yok olmasıydı, son zamanlarda her şeye kötü gözle bakar, kötü niyetlerde bulunurdu, kalbi kararmıştı.

En son ne zaman sevdiği biriyle sohbet etmişti ki, bilmiyordu. Sahi, sevdiği bir insan kalmış mıydı, ondan da emin değildi, herkes gitmişti sanki, oysa etrafındakilerinin hiç farkında varamayacak kadar gözünü karartmış, kulaklarını kapatmıştı. Kendine ve ona değer verenlere olanca gücüyle saygısızlık ediyordu. Oysa bir kez olsun kendini onların yanında bulsa, nasıl da rol olarak gördüğü gülümsemeleri, hatta kahkahaları yerine gelecekti, bunu kendine söyleyemiyordu ancak içten içe biliyordu. Kendine en büyük düşmanın kim olduğunu düşünmeyi bıraktı, kendine düşman olan yalnızca kendiydi.

Sokaklarda hızlı hızlı yürüdü, belki rüzgârı hissederim diye düşünerek. Belki rüzgârı hissetse, gerçekten de ruhunu özgürlüğüne kavuşturup, toparlayacaktı, bu hep muamma olarak kalmaya devam etti, kasvet ruhunu esir almıştı. Eziliyordu bu kasvetin altında. Apartmanların arasında ezilmiş, yamuk yollardan yürürken, istem dışı bir sersem gibi yamuk yürüdüğünü fark etti. Sanki bir sarhoştu, gündüz vakti kimse ona hoş gözle bakmazdı belki başka bir yerde ancak burada kimse kimsenin umrunda değildi. Zaten hiç kimse onun yamuk yürüdüğünün farkında bile değildi. Herkes düşünceli bir şekilde yürüyor; yanındakini, önündekini görmüyor, dertlerini sıraya dizip sadece problemleri düşünüyordu. Kimse çözüm üretemezdi burada, kimseye de üretemezlerdi. Kısır döngü içinde herkes düşünceli bir şekilde ilerliyordu. Aralarından kimisi robot olmayı, kimisi bitkisel hayatta kalmayı, kimisi tamamen yok olmayı diliyordu. Hüzün bu topluma zerk edilmişti. Bu toplumun damarları hüzünden ibaretti. 

Sorunlarını düşüne düşüne yürümeye devam etti, acıkmıştı ancak bunu düşünmeye sıra gelmemişti, aç karınla saatlerce yürüdü, bir sokakta karşısına birilerinin çıkıp ona zarar vermesini diliyordu yürürken, uzun zamandır böyleydi ancak yine gerçekleşmedi. Döndü, dolaştı ve tekrar evine geldi. Düşünerek uyumaya çalıştı, uyuyamadı. Kaç gün olduğunu bilmiyordu bile, rüzgârı hissetmek bile iyi gelmemişti.

 

Yazar hakkında

Mehmet Ömer MEŞEGÜL

1 yorum

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: