Yazınlarım

Bir İşçi Hikayesi: Babamın Küllüğü

Bugün hayli yorgun kalktı yatağından Hüseyin. Bugün de şerefiyle emeğine devam edecekti, her zaman olduğu gibi. En son ne zaman tatil yaptığına dair hatrında ufak tefek anılar dışında hiçbir şey kalmamıştı. Yorucu olan işi her gününü rutine döndürmüştü. Dört çocuk babasıydı. Her halükârda çalışmak zorunda olduğunu biliyordu. Son zamanlarda hasta olan eşini de anımsadıkça çalışma zorunluluğunu zihninin her ücrasında hisseder olmuştu. Hüseyin artık vazgeçemezdi.

Fabrika yöneticisi Tayfun Bey, bugün birkaç işçinin çıkarılması konusundaki kararını uygulamaya koymak zorunda olduğunu belirtti sekreterine. Kimseye fazladan para veremeyeceğini belirterek, toplamda yirmi işçinin çalışamayacağını söyleyince, belki de uzun zaman sonra işçilerin listesini eline alıp bakmaya başladı. Ustaların verdiği notlara göre işçilerin arasından vasıfsız işçileri çıkaracaktı, hiçbir işçinin hiçbir hikâyesini dinlemeden, sadece puan sistemi üzerinden yorumlayarak bunu yapacaktı. O bir yöneticiydi, herkesin bir derdi vardı, ona göre herhangi bir insanın, eli altında çalışıyor olsa dahi, hikâyesi onu ne ilgilendirirdi ki?

Listede Hüseyin’in isminin yanında yer alan puanları görünce şaşırdı. Çoğu puanı olabildiğince alt seviyelerdeydi, ancak kimseden bugüne kadar bir şikâyet gelmemişti. Yapabileceği en hızlı şekilde üzerine bir çizgi çekti, ilk çıkarılan kişi Hüseyin olmuştu. Hüseyin’i içten içe en çok da yıpratan buydu, “Ya fark edilirse bunca yorgunluğum?” diye düşünürdü genelde. İşte şimdi fark edilmişti.

Onur, babasını sabah yine görememişti. Kahvaltısını kardeşleri ile birlikte yapmaya başladı. Küllük sofrada her zamanki gibi duruyor, içinde de yine iki tane sigara izmariti sırıtıyordu. Onur hızla küllüğü alıp mutfağa doğru götürmeye koyuldu. Zaten mutfak dahil toplam üç odası bulunan bu evde, bir odadan diğer odaya gizlice bir şeyler götürmek pek de zor değildi. Kanepelerin kenarlarından içlerindeki sarımtırak pamuklar gözükmeye başlamış, televizyon ise tahmin edilemeyecek kadar eskimiş, yere serilen sofra örtüsü ise yıkanmadığını resmeder bir şekilde kire bürünmüştü.

Yasemin, yataktan güç bela kalkıp çocuklarına bakmaya geldiğinde Onur’un küllüğü götürüyor olmasına sevindi. Henüz 15 yaşında olan Onur en azından bir şeylerin iyi olması için hâlâ uğraşıyordu. Yasemin umutlu bir çocuğa sahip olduğunu fark edince, “Bir anne için en güzel hislerden biri budur!” diye içinden geçirdi. Çocuklarının teker teker saçlarını okşadı, küçük kızı Ayşe, annesine tebessüm ederken, Yasemin’in burkulan yüreği gözlerine de yansıdı, birer damla gözyaşı aşağıya doğru süzüldü. “Keşke bir şeyler yapabilecek gücüm olsa.” diye iç geçirdi.

Hamza ve Yonca ise yemeğe dalmış, olan yemeği aralarında nasıl bölüşecekleri konusunda tartışıyorlardı. Anneleri eşit yemelerini istedi, Hamza biraz kırgın bir şekilde, “Ama ben daha çok yemeliyim, daha büyüğüm!” diyerek kaşlarını çatıp, ellerini kavuşturdu. Masada bir ailenin sabah kahvaltısı tablosu duruyordu, ancak yokluk içindeydi bu sofra.

Hüseyin işe vardıktan birkaç dakika sonra Tayfun Bey tarafından çağrıldığını duyunca aklından birden çok soru geçmeye başladı. Bunlar: “Acaba maaşıma zam mı yapacak, ama yok, çok yorgun olduğumu herkes görüyor, eminim paramı azaltıp uyarıda bulunur, ama bir müdür niye azaltsın ki işçinin parasını, direkt kapının önüne atar, tekmeyi basar!” şeklindeydi.

Ön görüsü, gerçeğe her bir soruyla daha da yaklaşıyordu, ancak bu soruları düşünmek yerine dua etmeye başladı. Tayfun Bey’in kapısının önüne geldiğinde üstüne başına çeki düzen vermeye çalıştı, ama nasıl yapacağına dair hiçbir fikri yoktu. Bir haftadan fazla olmuştu belki aynı kıyafeti giyeli, nasıl da utanmadan çıkacaktı ki koskoca fabrika müdürünün karşısına!

Tayfun Bey masasında oturup, kahvesini içiyor, ilk kurbanını beklercesine gözlerini dikmiş kapıyı gözlüyordu. Tam bu esnada içeri giren Hüseyin, nasırlı ellerini önünde bağlayıp, emir alma pozisyonuna geçti. Bir köleymiş gibi hissetti tekrar ve tekrar. Tayfun Bey’in bakışlarındaki cüretkârlığı hissetmiş olacak ki, Hüseyin sadece yutkunabildi ve vücudunun terleyişine aldırış etmeden:

patron işçi ile ilgili görsel sonucu

-Ağam beni çağırmışsın, buyurasın, dedi.

Zaten sinirli olan Tayfun Bey, bu cümledeki üsluba daha da sinirlendi ve cümlesine olabildiğince sert başladı, ne de olsa o işçi hayatı nedir görmemişti, ailesi hep iyi durumdaydı ve hep zengin yetiştirilmişti. İşçilerin çalıştığı büyükçe bir fabrikaya, işçi nedir bilmez bir insanın getirilmiş olması ise içler acısıydı. Tayfun Bey:

-Bu nasıl bir üsluptur? Be adam sen hiç mi edep görmedin? Senin bundan sonra bu fabrikanın önünden geçmeye hakkın yok! Kovuldun! dedi.

Hiçbir anlam veremeyen Hüseyin tekrar yutkundu. Yüzüne bu şekilde bir şeyler söylenmesi onun katlanabileceği bir şey değildi, sert biriydi, çabuk öfkelenirdi, Tayfun Bey ise bu durumdan bihaberdi. Hüseyin sadece durdu, bunu neden hak etmişti hiçbir şey anlamadı. Sadece susmaya devam etti ve kara gözleri bir ateş gibi yanmaya başladı. En sonunda dayanamayıp konuşmaya başladı:

-Ağam, sen ne diyorsun? Ben ne etmişim senin gibi yüce adama. Çalışırım, çalışırım, çalışırım. Üç kuruşumun peşinde koşarım, söyle şimdi ben ne diyeceğim dört bebeğe, hasta eşime? Sende hiç mi merhamet yok? Söyle ne edeyim şimdi ben?

Çık dışarı, daha cevap veriyor! Madem böyle bir durumdasın bu tembellikler ne? Beni meşgul etme, çık dışarı!

Gözleri alev alev yanan Hüseyin, hiçbir şey yapamazdı, ekmek teknesi bu adamın iki dudağının arasındaydı. Ses çıkaramazdı, içi yandı. Terleyen alnına dahi elini atamadı. Lâkin her şey madem bitecekti, bir şeyler demeliydi, tutamadı en sonunda kendini ve tekrar konuşmaya başladı:

-Ben ki, evime üç kuruş para götürmek için dinlenmeyi unutmuş adamım Ağam. Siz bizleri köle bellemişsiniz, ne olacağını biliyor musun da bizleri böyle kapı dışarı ediyorsun! Ah, ağam! Vah paşam! Ben şimdi ne edeyim? Bebelerime nasıl dönüp de bakayım? Bu devran böyle dönmez ağam! Hadi Allah’a ısmarladık!

Arkasını döndü ve çıkıp gitti Hüseyin. Zihninde bir sürü soru vardı, asıl şimdi düşündüğü sorular zor geliyor, daha da terlemesine neden oluyordu. Hüseyin şimdi nasıl eve gidecekti, aklından geçen düşünceleri bir kenarı bırakıp hemen iş aramaya koyuldu. On dakika kadar önce bir işi varken, bir cümle ile artık işsizdi.

Onur okuldan yeni dönmüşken, babasını akşamları oturduğu köşede görünce bir şey olduğunu düşündü bir an için. Annesine bir şey oldu sanıp, koşarak annesinin yanına gitti. Annesi yerinde uyuyordu. Elinden geldiğince sessiz bir şekilde gerisin geri babasının karşısına geçti oturdu. Küllüğün içi bu sefer ikiden çok sigara izmariti ile dolmuştu. Babasına soran gözlerle baktı. Babasının konuşmasını beklediği her hâlinden belliydi ki Hüseyin:

-Onur’um, gel oğlum yanıma, dedi. Bundan sonra bir süre için iş arayacağım, bugün Tayfun Ağa beni kapının önüne koydu. Durumumuzu neredeyse bütün mahalle biliyor, en kısa zamanda inşallah iş bulacağım, bakma bana öyle, daha da yanıyor yüreğim, dedi.

Sigara içen işçi.

-Tamam baba, dedi sessiz bir şekilde Onur ve kardeşlerinin yanına dışarıya çıktı.

Aklında hâlâ küllüğün içinde ona yakın sigara izmariti görüntüsü vardı. Zaten kötü olan durumları artık çıkmaza girmişti, bir yerde çalışmak zorundaymış gibi hissetti. Gözleri dolmuş bir şekilde kardeşlerine baktı, daha fazla dayanamayıp kendini sokağın ortasına attı.

Onur yolda düşünceler ile birlikte yürüyordu. Artık okuyamayacakmış gibi hissede hissede yolda giderken, gözleri dolmuş, babasının içtiği sigaraları gözlerinin önünden silemiyordu. Bir çocuğun hissedebileceği tüm karamsarlık içine bir anda çöküvermişti. Yürürken “Çırak alınacaktır.” yazısını gördüğü yere kendini attı. Utana sıkıla durumu anlatmaya koyuldu. Burası bir demirciydi. İşin ağırlığını göze almak bir yana dursun, işin ne ile ilgili olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Bugüne kadar çalışmamıştı, bir tek yazları babasının yapmasını istediği işleri yapardı. Şimdi nasıl bir yola girdiği hakkında pek bir fikri yoktu Onur’un. Kardeşlerini gözünün önünden alamıyordu, annesinin o hâlini ise düşünmek bile istemiyordu.

Mustafa Usta kabul etmek zorundaymış gibi hissetti. Kendisini gördü bir an için. Zamanında kendisi de, babası vefat ettiği zaman işe girmek zorunda kalmıştı. Onur’a işi yavaş yavaş öğretmeye başlamıştı. Ancak fark ettiği ilk şey, Onur’un bu işin zorluğu ile ilgili hiçbir fikri olmadığıydı.

Onur akşam eve girdiğinde kendini çok mutlu hissediyordu. İlk yevmiyesini almıştı. Çok az bir para da olsa bunu babasına hevesle göstermek istiyordu. Eve girdiğinde annesinin, çocuklara yemek yedirmek için kendini zorladığını görünce, çok kötü hissetti. Hâlbuki babası bu işi devralır diye beklemişti Onur. Ancak babası gün boyu iş aramış ve yorgun argın eve gelmiş, aynı köşeye oturmuş, tekrar sigarasını içiyor, birini söndürüp diğerine geçiyordu. Onur hemen annesinin yardımına koştu:

demirci ile ilgili görsel sonucu

-Anneciğim, sen yorulma ben yemek yediririm kardeşlerime.

Gözleri dolan annesi, yavaşça toparlanıp odasına doğru gitmeye başladı. Ancak dikkatini çeken bir şey vardı, oğlunun her yeri kir pas içinde kalmıştı.

-Onur, bu hâlin ne oğlum? Bu kir pas ne?

-Anne, ben bugün gittim çalıştım, bak bu da para, dedikten sonra, emeğinin karşılığı olan birkaç lirayı annesine uzattı.

Yasemin, tekrar gözleri dolu, oğluna baktı. Aylar sonra ilk defa sarıldı oğluna. Bu hissi özlemişti. Onur’dan güç aldı, ancak bir yandan da içi içini kemiriyordu. Onur okuyacak, büyük adam olacaktı! Ah! Şimdi ise bir demircinin yanında işe girişini dinlemek yüreğini dağlıyordu.

Hüseyin, oturduğu yerden kalktı, dışarı kapıya doğru yöneldi. Babasının sevineceğini sanan Onur arkasından babasını izledi. Yerde yemek yiyen çocuklar bile yemeği bırakmış, bu tabloyu izliyorlardı. Evin içinde, bir çocuğun kalbinin temizliği herkes için birer umut olmuştu. Hüseyin kapının önüne çıkıp kapıyı kapattı. Gecekondunun önünde yere oturup, ağlamaya başladı.

door sad man ile ilgili görsel sonucu

Oğlunun böylesine bir özveri ile mücadeleye destek vermesi, kendi başarısızlığı, hâlâ sigara içiyor olması birer birer zihninden geçiyor, sinirlerini daha da yıpratıyordu. “Bu son! Bundan sonra bir daha bu mereti elime alırsam, nefes almak haram olsun!” diyerek sigarayı yere çarptı, içeri girdi, gözlerinin içine bakan oğluna sımsıkı sarıldı. Onur’un bu hareketi, aileyi uzun süre sonra tekrar bir araya getirmişti. Sadece küçük bir hevesle yardım etme isteği, ailenin böyle bir şekilde değişmesini sağlayacağını kim tahmin edebilirdi ki? Onur o gece mutlu bir şekilde uyudu.

Hüseyin, eski çalıştığı fabrikaya tekrar bir uğramak istedi. Son kez şansını denemek istiyor, çocukları için, elinden geleni yapmak istiyordu. Yüzü kızarmış, Tayfun Bey’e karşı söylediklerinin utancı ile içeriye doğru girdi. Tayfun Bey’in kapısının önünde beklemeye başladı. Bugün kıyafetlerini uzun süre sonra temiz giymişti, Onur’un o hareketi, Hüseyin’i kendisine getirmişti. Tam bu esnada Tayfun Bey kapıyı açıp dışarı çıkıyordu. Hüseyin’i gördü. Hüseyin, Tayfun Bey’e doğru yöneldi, Tayfun Bey:

-Niye geldin? Seni burada görmek istemediğimi söylememiş miydim? Zaten işim başımdan aşkın, çık dışarı!

-Ağam bir dinle beni, ben ki tek ekmek teknem burası olan adamım. Çocuklarım var, hanım hasta. Büyük oğlan beni işsiz görünce, gitmiş Demirci Mustafa’nın yanında çalışmaya başlamış, o okuyup senin gibi büyük bir adam olacak, dedi.

-Sen hep kaytarıyormuşsun. İş yerinde en çok sigara içen de senmişsin! Burası kahvehane mi? İşinin başında durmayan, kendini yormayan adamın benim iş yerimde ne işi var? Oğlun kadar olamadın mı?

Hüseyin, mosmor oldu, tek kelime söylemeyecek kadar sessizleşti, yere baktı:

Olamadım ağam, oğlum kadar olamadım!

Tayfun Bey hayret verici bir şekilde, bir an omuzlarını yumuşattı, o dik bakışlı sert adam gitmiş, karşısında her şeyden vazgeçmiş, amacı çocuklarına bakmak olan Hüseyin’i fark edebildi, Hüseyin’e hiçbir şey söylemeden sekreterine döndü:

-Tekrar işe alınsın. Ben çıkıyorum. dedi.

happy worker ile ilgili görsel sonucu

Hüseyin gözleri dolmuş bir şekilde tam Tayfun Bey’in eline eğilecekti ki, Tayfun Bey hışımla iş yerinden çıktı, tekrar o kasvetli müdüre dönüşmüştü. Hüseyin, ilk defa canla başla çalıştı, o bir işçiydi, öyle olması gerekiyordu, yani ona öyle öğretilmişti. Okumamıştı, onun tek amacı çalışmak olmalıydı. Değeri çalıştığı kadardı, ama artık bunları düşünmüyordu.

Tek düşündüğü, Onur’u için bir şeyler yapabilmekti. Kendince onurunu, oğlu Onur’unu da kurtarmıştı. Sevinçliydi, iş arkadaşları da tekrar gelmesine ve özveri ile iş yapmasına sevinmişler, bir paket sigara sözü vermek istemişler, Hüseyin ise bıraktığını söyleyince, iki günlük bu değişime anlam verememişlerdi. Hüseyin hayatının dönüm noktasını iki güne sığdırmıştı. İş çıkışı eve heyecanla gitti. Kapıyı açtığı gibi Onur’u sordu, Onur köşede yatıyor, ayağını saklamaya çalışıyordu. Hüseyin heyecanla:

-Ne oldu oğlum ayağına, niye saklıyorsun? dedi.

-Bir şey olmadı baba. Bugün işte biraz yoruldum da.

-Gel bir bakayım ne oldu, korkutma oğlum! Dediği anda Yasemin’in küçük çocuklarla uğraştığını gördü, gözleri ise yaşlıydı.

Hüseyin, Onur’un ayağına baktığında, büyükçe bir demir izi gördü, anladı ki ayağına düşmüştü, Onur kıpkırmızı kesilmiş, yine de anlatamamıştı, utanmıştı. Demirci Mustafa da, maddi zararın peşine düşerek Onur’u kapı dışarı etmişti. Bunları anlatırken ağlayan Onur’a babası sarıldı:

-Bitti oğlum! Bitti, bak değiştim, dua edelim de böyle güzel olur her şey. Geri başladım işe oğlum, okuluna gideceksin sen, büyük adam olacaksın, Onur’umuz olacaksın sen bizim! Sana söz daha sigara da içmeyeceğim, küllüğe o bakışlarını kafandan sileceğim, küllüklerin hepsini bugün atacağım oğlum! Ben sizler için varım, sizler de benimle olun!

Onur gözleri dolu dolu, zor bela babasına sarıldı. Ayağının acısını çoktan unutmuştu. Azmi yerine gelmiş, okuma aşkı tekrar içine dolmuştu. Her şey rayına oturmuş gibiydi. Onur ayağının acısını unutarak, mutfağa gidip, küllükleri birer birer çöpe attı.

Yazar hakkında

Mehmet Ömer MEŞEGÜL

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: