Yazınlarım

Düşüncelerin Huzuru

Kâbuslardan yorulduğu bir sabaha daha uyanmıştı. Her şeyin başladığı günü aklına getirmeye çalışıyordu. Bir yandan da yatağın içinden çıkmak istemiyordu. Her gün, aynı eziyet… Bunları düşünürken eğer yataktan kalkmazsa ne gibi sorunlarla karşılaşacağı da aklından geçmeye başlamıştı. Sabah uyanan biri için gereğinden fazla düşünüyordu.

Her şeyin başladığı nokta diye düşünürken, bir yandan yatağın içinden de çıkmaya zorladığı beynine karşı zaferini kazanmıştı. Dün gece, saatlerce düşünüp uykuya daldıktan sonra, sabah da düşünerek uyanmış olmak rahatsız ediyordu. Midesinin ortasında tanımlayamadığı o garip his, uzun zamandır vücudunu esir almıştı.

İlk ne zaman böyle uyanmıştı, gerçekten hatırlaması o an için zordu. Uzun zaman olmuştu böyle uyuyup, böyle uyanalı. Sorunun temel noktasının bir kayıp mı, bir travma mı yoksa yalnızca vücut kimyasının kendisine oynadığı bir oyun muydu, karar kılamıyordu.

Kahvaltısını hazırlamakla meşgulken bir yandan da, olan bitenler üzerinde düşünmeye devam eden Onur, olayların başlangıcını düşünmekten tamamen uzaklaşmış, çocukken yaşadığı, kendince garip ve komik anıların arasında kaybolmuştu.

Çocukken mahallenin en ele avuca sığmaz çocuğu olarak görüyordu kendini, geçmişe dönüp baktığında. Hâlbuki bu böyle değildi, sadece kendisinin başka çocuklara haksızlık yaparak, onları üzdüğünü ve onların üzerinde kalıcı etki yarattığına inanarak yaşıyordu. Bugün o çocuklardan biriyle karşılaşsa ve böyle bir şeyin olup olmadığını sorsa, alacağı cevap tahminen: “Hatırlamıyorum bile, ben bunları tamamen unutmuşum.” şeklinde olacaktı. Hayır. Onur, çocukların üzerinde etki yaratmamıştı, yalnızca kendisi üzerinde etki bırakan biriydi. Bunları algılaması için daha çok düşünmesi gerekiyordu. Düşünecekti de. Ancak hiçbir zaman böyle bir şeyin olduğunu, başkalarını değil de yalnızca kendisini etkilediğini fark edemeyecekti.

Onur’un aklından geçenlere gelecek olursak, nasıl böyle ele avuca sığmaz, yaramaz bir çocuk olarak yetiştiğini düşünüyordu. Ailesi tarafından kötü mü yetiştirilmişti? Belki. Ailesinden gördüklerini mi uygulamaya çalışıyordu, yoksa göremediklerini mi?

Ailesi üzerine düşünmeye başlamışken, onları ne kadar özlediğini anımsadı. Şimdi kim bilir neredeydiler, uzun zamandır onlarla bir iletişimi yoktu. Aydan aya, bir merhabalık sohbetten öteye gitmeyen iletişimleri canını sıkıyordu. Midesindeki o garip his, gittikçe kendini hissettirmeye başladı. Kahvaltı yapamayacağını anladı ve her şeyi gerisin geri buzdolabına tıktı ve üstünü giymeye gitti.

Saat yedi çeyrek civarına hızla adımını atıyordu. Biraz daha savsaklarsa işe geç kalacaktı. Tek başına yaşadığı, dört duvarın üstüne hücum ettiği evden kaçmak istiyor, kaçınca da dışarıda ne yapacağını bilmeden koşarak geri geliyordu. Evini kendisine benzetiyordu. Gidilecek son yer ama tek yerdi. Kendisi de çevresi için hep öyle olmuştu. Çoğu zaman unutulan, arka planda kalan ve son çare olarak danışılan yerdi. Ama elbet, bir şekilde de danışırlardı. Bu yüzden, evinden farkı yoktu, ya da yalnızlığına çare olarak, kendini bu evle bütünleştirmişti. Biliyoruz ki, bu evden herhangi bir yolla uzaklaşması, hiç farkında olmadığı bir yıkıma sebep olacaktı. Ev ona, o da evine alışmıştı.

Şehrin sokakları yeni yeni aydınlanmaya başlıyordu. Kimi sokaktaki lambalar, vızır vızır seslerle son ışıklarını vermeye çalışırken, kimi sokaktaki lambalar kendilerini gün batımına saklamaya başlamışlardı.

Elleri ceplerinde, düşüncelerinde kaybolarak yürümeye devam etti Onur. Ne ışıkların ayırdındaydı, ne de üşümeye başlayan vücudunun. Düşünceler, onu dünyadan uzaklaştırıyordu.

Hasbelkader sohbet ettiği iş arkadaşlarının yüzlerine nasıl güleceğini düşünmeye başlamıştı. Her gün bir rol bürünüp, “Neyin var?”, “Ne oldu?” sorularını duymamak için olanca gücüyle çabalıyordu. Sanki herkes rol yaptığını biliyormuş da, sesini çıkarmıyormuş gibiydi. Ya da gerçekten rolünü iyi yapıyordu. Bilmiyordu hangisinin gerçek olduğunu, yine de bir şekilde bu rollerle yaşamaya devam edecekti. Etrafına gözleri kapalı bir şekilde bakmaya devam edecek, onun hakkında iyi ya da kötü düşünen kimseleri dinlemeyecekti, fark etmeyecekti. Fark edebilseydi, böyle olmazdı, kimseyi görememeye başlamıştı.

Düşüncelerle birlikte ofise girmişti. Herkes yeni yeni geliyor, kimisi masasında kahvesini, çayını yudumlayıp kahvaltısını yapıyordu. İçten olmasa da, “Günaydın.” diyordu. Başıyla selam vererek bu seremonisine eşlik ediyordu. Çok fazla göz göze gelmeden karşılayan iş arkadaşları, iki kelam etmekten korkar gibiydiler. Ne onlar, Onur’a; ne de Onur, onlara alışabilmişti. Bir zorunluluk misali işlerine devam ediyorlardı. Aldıkları maaş da zaten bir evi zar zor geçindirebilecek türdendi. Modern köle olduklarına dair aralarında espri yaparlardı. Bu esprilerle kendilerini kandırmaya devam ederken, streslerini örtbas etmeye çalışıyor olduklarını bilmeleri, her gün motivasyonlarını olumsuz etkiliyordu. Sanki herkes çok mutsuzdu.

Aslına bakarsanız durum hiç de böyle değildi, bu yalnızca Onur’un zihnindeki çıkarımlardı. Buraya geldiği için mutlu olanlar bile vardı belki aralarında. Onur, dünyayı siyah bir pencereden izleyip, gökkuşağı görmeyi umuyordu. Göremeyecekti de. Etrafındaki kahkahalar bile kendisine yalanmış, sahteymiş gibi geliyordu. Herkesi kendisi gibi görmeye başlayalı uzun zaman olmuştu ve Onur bu durumun hiç farkında değildi. Hayatı zehir zemberek yaşamaya alışmıştı, kim bilir belki de sevmişti. Belki de zehir zemberek yaşamak onun yaşam biçimiydi, bunu göremiyordu. Kendi hayatına dışarıdan bakmayı başarabilen biri değildi, olsaydı bazı durumların böyle olmayacağı gün gibi ortadaydı.

Çalışırken saatin nasıl geçtiğini anlamamıştı. Yaptığı işten keyif aldığı için mi, yoksa bu süreçte dünyasına kapalı kaldığı için mi, bilemiyordu. Gün kararmış, çıkış saati yaklaşmıştı. Herkesten uzak bir iş günü daha geçirmişti. Şimdi ise günün en zor kısmı başlıyordu, dışarı çıkıp, eve gitme süreci ve evdeki düşünüş anları. Aklına gelince yutkundu. Bugün böyle olmayacak dedi ve iş biter bitmez hızla dışarı çıktı.

Arkadaşları onun bu hallerine pek alışık değillerdi. Garipseyerek baktılar. Her zaman yavaş hareket eden, eve gideceği yolu gözlemekten çok burada kalmak için sandalyesine yapışan Onur, hızlanmış, hararetli bir şekilde dışarı atmıştı. Sinirlendiğini herkes görüyordu ama neye sinirliydi veya kime sinirliydi, kimsenin bir fikri yoktu. Çok da fazla üstünde durmadılar. İyi akşamlar bile demeden çıkıp gitmesi dışında üzerine çok da konuşmadılar, zaten kendi hayat hikâyeleri daha önemliydi. Sıradan bir çalışanın, sıradan öfkesini hesaplamakla, üzerine düşünmekle vakitlerini öldüremezlerdi.

Onur hızlı adımlarla sokağı arşınlıyordu. Kafasında hiçbir düşünce olmadan, sokaklarda hızlı hızlı yürümeye devam etti. Yoldan geçen insanların ürkerek ona baktıklarını fark etmiyordu bile. Öfkesi yüreğine hapsolmuş, zihnini de ele geçirmişti. Neye dairdi öfkesi, kendisi bile cevaplayamıyordu. Ama cevabı oldukça açıktı. Sıradanlığa, yalnızlığa, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaya artık dur demek istiyordu. Öfkesi hayatınaydı. Eli telefonuna gitti. Rehbere kısaca göz gezdirdi. Konuşacak tek bir kişi bulsa, ona sarılacaktı. Konuşacak tek bir kişi bulamadı.

Düşüncelerini bir kenarı bıraktı ve kalabalığın akışına bıraktı kendini. Ceketini sağ koluna almış, sol eli cebinde, turuncu sokak lambalarının aydınlatmaya çalıştığı ancak mağazaların daha fazla aydınlattığı sokaklardan birinde yürüyordu. Zihnindeki düşüncelerin böyle bir yerde bu şekilde kaybolacağını fark etmesi, yüzünde uzun süre sonra ortaya çıkacak olan sebepsiz tebessüme sebep olmuştu. Kendi kaybolmuşluğunu, kalabalığın kaybolmuşluğuyla harmanlayıp öyle yaşayacaktı, ya da en azından bir süreliğine, ara verdiği bu düşünsel süreçlerden böyle kaçacaktı.

Yazar hakkında

Mehmet Ömer MEŞEGÜL

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: