Yazınlarım

Bir Hikaye: O bizden biri!

“Hep ortalama bir insan oldum ben. Hatta zaman zaman ortalamanın da altında. Belki bir potansiyelim vardı ama bunu hiçbir zaman gösteremedim ya da kendimi o denli küçük görüyorum ki, yaptıklarım hiçbir zaman elle tutulurmuş gibi gelmiyor. Evet, gerçekten de öyle. Dönüp bakıyorum yaptıklarıma, elde var sıfır hissi içimden çıkmıyor. Yapılan planlar hiçbir zaman uygulanmıyor, tembelliğimden ötürü kendime kızıyor, beyazlayan saçlar için başkalarını suçluyor, aynadaki ile barışamıyorum. Belki de bu döngüyü kırmak benim elimdedir. Niye belki diyorsam? Benim elimde halbuki.”

Saat gece yarısını geçmişti, hatta gün doğmaya başlayacaktı birazdan. Bu saatte bu düşüncelerin, bu kaybetmişlik hissinin altında yatan kendini yetersiz görmesi değildi elbette. Yetersizdi. Bugüne kadar düşündüğü hiçbir planı gerçekleştirememiş, her şeyi ertelemiş ve bunu yaşam biçimi yaparken belki de ömrünün üçte birini tamamlamıştı. Birçoğuna göre genç, bir çoğuna göre ise artık bir şeyleri başarmak zorunda olan bir adamdı. Gecenin serinliğinde kendi mutsuzluğu içinde kaybolup giderken kızgınlığını saklamaya çalıştı. En büyük kızgınlığı kendineydi, bunun farkında olmak kanını daha da çekip onu huzursuz kılıyordu. Zihninden aynı anda binlerce düşünce geçiyor, şunu yapsam, bu böyle olsa, şuna da başlamam gerek, günlük şu kadar vakit ayırsam belki zamanla olur diye düşünüyordu. Farkında olmadığı şeylerden biri bunu birkaç ayda bir tekrarlıyor olmasıydı. Döngüyü kırmanın ne olduğunu biliyor, kabul etmek istemiyordu. Azimli olmak, sorumluluk sahibi olmak, kendini zorlamak… Bunlar ona göre değildi, o kendi dünyasında mutlu olduğu yanılgısına kapılıp ancak kendini kandırıyordu. Yalnızca gecenin bir vakti, tüm şehir sessizliğe bürünmüşken, zihniyle baş başa kaldığında daha dürüst davranıyordu. Sinirleri yıpranmıştı artık. Yorgunluğu gözlerinin altına sinmişken, düşünceden düşünceye uçuyordu. Uyumaya hiç niyeti yoktu, hemen bir şeyler yapmalıydı, düşünmekten öteye geçmeyeceğini bildiği halde çabalamak istiyordu.

“Uyumamam lazım, hemen şu dakika işe koyulmazsam yine geride kalan vakitlere üzüleceğim. Yoruldum artık kendimden, ne diye bir şeyler için sabit bir çaba harcayamıyorsam… Her şeyden biraz, böyle hayat gitmez, yorgunluktan öte öfkeleniyorum kendime. Nefretimi kelimelere döksem kendime olan kızgınlığım azalacak gibi hissediyorum ama nafile! Azalmıyor da meret. Düşündükçe yakıyor, yaktıkça üzüyor, üzdükçe yılgınlıktan bir şey yapamaz hale geliyorum. Ama bunu yapan benim, bunu da biliyorum, birkaç saat sonra uyuduğum vakit bunların hepsini yine unutup, saçma sapan şeyler peşinde kendimi harap edeceğim! Dur diyemiyorum kendime çünkü hiç başlayamadım… Böyle bir hayat yaşamak için ya çok anlamsız ya da çok boş olmalı; evet, tam olarak bu, hayatım bomboş! Anlam kazandıracak olan; ne, kim? Anlam kazandıracak olan benim ve yaptıklarım. Ama dönüp bakınca hiçbir şey göremiyorsam bu bir başkasının değil bizzat kendi suçum. Yeter artık, düşünüp durmaktan bıktım. Çabalamak zorundayım, bu hayatta var olduğumu hissetmek zorundayım, sinirlerimi yıpratıp, dişlerimi gıcırdatmanın kimseye bir faydası yok.”     

Eğer odada bir kamera olsaydı ve size bu anları gösterebilme şansım olsaydı; ya gülerdik ya da hüzünlenirdik. Böyle pespaye bir yaşam var olmamalı diye düşünenler bile çıkabilirdi. Onun da bir amacı vardı belki ancak o da bunun farkında değildi. Gelip gidici bir şey olmaktan herkes gibi o da korkuyordu. Belki de amacı buydu ama bunu bilmiyordu, gelip geçecekti. Önemli olan nasıl geçtiğiydi, bunu fark edene kadar ömründen daha çok ömür gidecek gibiydi. Erdemli olmak, onurlu olmak, bir şeyler için çabalamak ve kendi hayatını anlamlı kılmak… Herkesin isteyeceği ama kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği ya da üşeneceği şeyler… Farkındalık gerekiyordu. Ne zaman farkında varacak. tanrı bilir. İnatla düşünmekten ve eyleme geçememekten yakınırken, hala aynı şeyi yaptığının farkında değildi. Saatler ilerledikçe kendine olan kızgınlığı artmaya devam ediyordu. Bomboş odasının içinde bir o yana bir bu yana yürümeye başladı. Elleriyle çenesindeki sakalları ovuşturup:

“Hayır! Böyle ahmakça bir hayatı ben yaşıyor olamam. Aynadaki silüetimden korkmamın bir faydası yok. Bu benim işte, damarlarımda gezen kanla, aldığım nefesle, içtiğim suyla, bastığım toprakla buradayım. Geoit bir yapının içinde sıkışmış, kafesinde çırpınan kuşlar gibiyim ve artık özgür olmak zorundayım! Dünya bu denli küçük ve anlamsız olamaz, milyarlarca yaşama ev sahipliği yapmış dünyayı küçümsemek benim gibi vazgeçmiş birinin hiç haddine değil. Hayır! Kendime yaptığım bu saygısızlığı tüm dünyaya yıkamam, suçlu benim, şimdi de cezamı kesiyorum!”

Boğuştuğu düşüncelerin ardından kendine en büyük cezanın yenmekte güçlük çektiği tembellik olacağını anladı, ruhu kaynıyordu. Gecenin serinliğine rağmen bütün vücudu ateşler içindeydi, coşkulu, nefes alış verişleri hızlı, heyecanlıydı. Dediğim gibi, bir kamera olsa ya gülerdik ya hüzünlenirdik işte. Kimisi belki bu haline deli bile diyebilirdi, halbuki herkes kadar akıllı, herkes kadar deliydi. İnsandı, yedi milyardan biri gibi. Tek problemi kendisiyleydi ve çözemeyecekti. Heyecan ve deliliği ile odanın içinde koşturmayı bırakıp önüne bir çizelge aldı, şimdi planlarını yapıyordu, hem de asla uygulamayacağı planları…

Yazar hakkında

Mehmet Ömer MEŞEGÜL

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: